cemadrian.yetkin-forum.com
 
AnasayfaAnasayfa  TakvimTakvim  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Elif Korap - Milliyet Pazar

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
TunceR
Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 94
Kayıt tarihi : 06/09/08

MesajKonu: Elif Korap - Milliyet Pazar   Paz Eyl. 07, 2008 9:49 am

"Ses tellerim normalin üç katı uzunluğunda"

Cem Adrian bir kafede falcılık yaparken, sesi Fazıl Say'ın dikkatini çekiyor ve üç gün içinde "özel öğrenci" statüsüyle Bilkent Üniversitesi'nde müzik eğitimine alınıyor. Adrian soprano, alto, tenor, bariton, bas... Doktor ona diyor ki, "Senin ses tellerin normal insanlarınkinin üç katı uzunluğunda"

İlk defa keşke gazeteci değil de televizyoncu olsaydım diye düşünüyorum. Çünkü onun sesini dinletmek istiyorum. Çünkü o "şey"i nasıl yazacağımı bilmiyorum.
O, Fazıl Say'ın son keşfi. O hem soprano hem alto hem tenor hem bariton hem bas... Onun tek sesi yok. O "çok sesli" bir adam. Onun sesinin ne olduğunu bu işin profesörleri bile anlayamıyor. Ve Fazıl Say tutup bu çocuğu bir ses doktoruna götürüyor. Doktor ne mi diyor! "Bu çocuğun ses tellerinin uzunluğu normal insanınkinin üç katı!" diyor. Evet, aynen böyle diyor.
O bütün sesleriyle konuşup şarkı söyleyebiliyor. Bütün seslerinin içinde piyano dışındaki pek çok enstrüman da var: Kontrbas, trombon, trompet...
Adı Cem Adrian. 24 yaşında bir genç adam. Bu cuma bir de CD'si çıktı. Peki Fazıl Say, onu nasıl buluyor? Devamı da röportajda...

Hikayenizin bugüne kadar duyduklarımızdan ne farkı var?

Bilmiyorum.

Nasıl başlıyor peki?

Etiler'de bir kahvede fal bakıyorum. Eylül ayındayız. Devamlı fal baktığım bir müşterim var. Fazıl Say'ın arkadaşı. Müzisyen olmak istediğimi de biliyor. Kendi bestelerimden doldurduğum bir demoyu ona veriyorum. O da Fazıl Say'a götürüyor ve dinletiyor. Aynı gece telefonum çalıyor.

Saat, yer?

Evdeyim, akşam 8.00 civarı. İşten çıkmışım, evde dinleniyorum. Bilmediğim bir numara arıyor. Açıyorum. "Ben Fazıl" diyor. Sesinden tanıyorum. İnanılmaz bir heyecan. Fazıl Say beni arıyor! "Müziğini dinledim, yarın bir yemek yiyelim mi?" diyor. İnanamıyorum. O geceyi internette çalışarak geçiriyorum. Ya bana klasik müzikle ilgili bir şey sorarsa, kendisiyle ilgili bir şey sorarsa... Ertesi gün yemekte Fazıl Say karşımda.

Size ne diyor?

Bana, bu sesle müzik eğitimi alırsam bir dünya starı olabileceğimi söylüyor. Daha beni hiç dinlemeden üstelik. Sadece o demoyla. Sonra "Seni Ankara'da bazı hocalara dinletmek istiyorum" diyor. Üç gün sonra Ankara'dayım. Her şey çok hızlı gelişiyor. Bilkent Senfoni Orkestrası'nın şefi, ses uzmanı İbrahim Yazıcı'nın karşısındayım. Beni dinliyor. Fazıl Say'a "Çok kullandığı için yıpranmış ama böyle bir ses dünyaya bin yılda bir gelebilir" diyor. Beni Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları'na "özel öğrenci" statüsüyle alıyorlar. O güne kadar nota bile bilmiyorum.


"Ben tek başıma bir koroymuşum, öyle diyorlar"


Neymiş yani sesiniz? Bas mı, bariton mu, tenor mu?

Sesim bas, bariton, tenor, kontrtenor, alto, soprano... Hepsi benim sesim. Bir tek sesim yok benim. Zaten onlar da sesimde bir tuhaflık olduğunu fark ediyorlar ve beni İstanbul'da önemli bir ses doktoruna gönderiyorlar. Fazıl Say randevu alıyor benim için. Ve doktor şaşırıyor. Çünkü ses tellerimin normal insanınkinin üç katı uzunlukta olduğunu öğreniyoruz! Herkes çok şaşkın. Fazıl bey, İbrahim bey, doktor...

Ne kadar olması gerek ses tellerinin uzunluğunun?

Nomalde 1,5 santim civarında oluyormuş.

Ses tellerinizin normal bir insanın üç katı uzunluğunda olması ne anlama geliyor? Siz sakat mısınız, yoksa bu bir lütuf mu?

Aslında haklısınız. Sonuçta anormalite. Ama iyi bir anormallik tabii. Zararı yok, bana faydası var. Ama bir yandan da başka insanlara göre ses tellerim çok daha hassas. Çok dikkat etmem gerekiyor. Bir insan sesine değil, pek çok başka insanın sesine sahibim.

Tek başına bir koro musunuz siz?

Öyle diyorlar! "Hiç enstrümanım yoktu, o yüzden kayıt yaparken trompet oluyordum, sonra kontrbas oluyordum"

Siz ne zaman fark ediyorsunuz kendinizde bu sıra dışı durumu?

Sesimi mi? Sesimin herkesinkinden farklı olduğunu bilmiyorum aslında. Ama bir gün müzisyen olacağımı biliyorum. İlkokuldan beri. Belki 7-8 yaşlarından beri...

Nasıl?

7-8 yaşındayken derslerde, teneffüslerde kaset kapakları tasarlıyorum. O kadar eminim yani ileride müzisyen olup kaset çıkaracağıma. Sonra eve gidiyorum, evdeki teybe sesimi kaydediyorum. Besteler yapıyorum, şarkı söylüyorum. Bir gün keşfedileceğimden eminim. Biliyorum bunu.

Aileniz ne diyor bu durumunuza? Köyün delisi gözüyle mi bakıyorlar size?
Köyün değil de, evin delisi gibi belki. Ama onlar tam olarak farkında değil durumun. Yani benim müzisyen olmak istediğimi bilmiyorlar. Ama ben, söylemesem de biliyorum. Aklım fikrim müzikte. Madonna dinliyorum, Michael Jackson dinliyorum. Kendi bestelerimi yapıyorum.

Henüz ilkokuldayken mi?

Evet ve benim gibi birkaç arkadaşım daha var. Bulmuşum kendim gibi insanları yani. Hepimiz kaset kapaklarımızı tasarlıyoruz. Aramızda rekabet bile var. Sonra tabii yollar ayrılıyor. Herkes üniversite derdinde, ben üniversiteye gitmeyi bile düşünmüyorum. Çünkü müzisyen olacağım! Liseden sonra Edirne'de bir radyoda DJ olarak çalışmaya başlıyorum. Bu arada söylemiş miydim, ailemle Edirne'de yaşıyoruz.

Evet. Röportajdan önce...

DJ olmak tabii teknik imkanlarımı evdekine oranla artırıyor. İşim bittikten sonra stüdyoda kalıp ses kayıtlarımı yapıyorum. Kendi bestelerimi söylüyorum. Bu arada enstrüman olmadığı için enstrüman da ben oluyorum. Araya trompet mi girmesi gerek, trompet sesi çıkarıyorum. Kontrbas mı gerek, kontrbas oluyorum.

Bunun özel bir durum olduğunun farkında mısınız?

Hayır. O sesleri çıkarabilmemin özel bir durum olduğunun farkında değilim. Saf saf, sadece enstrüman olmadığı için, yani mecburen kendi sesimle kapatıyorum açıkları. Bana herkes bu sesleri çıkarabilirmiş gibi geliyor. Ama müziğimin iyi olduğunu biliyorum. İyi müzik yapıyorum ve biliyorum ki keşfedileceğim. Bu arada doldurduğum demoları İstanbul'daki ünlü müzik şirketlerine gönderiyorum.

Yanıt?

Olumsuz. Hepsi geri çeviriyor. "Teşekkür ederiz, ama biz sizin için ne yapabiliriz?" diyorlar. Yılmıyorum. Çünkü biliyorum. Sadece doğru yer olmadığı için olmuyor.

Hani şu müzik şirketlerini yıldıran tiplerden misiniz!

(Gülüyor) Biraz öyle oldu galiba. Olumsuz yanıt geliyor ama ben yenisini doldurup gönderiyorum.


"İstanbul'a geleli 1,5 yıl olmuştu, hâlâ fal bakıyordum"


İstanbul'a nasıl geliyorsunuz?

İstanbul'daki bir arkadaşım "Bu işleri yapacaksan, İstanbul'a gelmen gerek" diyor. Haklı. Kararımı veriyorum. İstanbul'dayım. Taksim'de bir ev tutuyorum. Bütün radyolara, müzik şirketlerine başvuruyorum. DJ olabilirim, cingıllar hazırlayabilirim. Ama iş yok! 17 gün sonunda İstanbul'da tüm param bitmiş olarak kalıyorum. Fal baktığımı bilen bir arkadaşım Taksim'de bir kafede fal bakacak birilerini aradıklarını söylüyor ve işe başlıyorum. Artık falcıyım!

Müzik hayalleri bitiyor mu?

Bitmiyor ama iyice uzaklaşıyorum. Yalnız üç arkadaş Mystica diye bir grup kuruyoruz ve The Ritz-Carlton, Çırağan gibi otellerde dans ve müzik gösterisi yapıyoruz. Caz söylüyorum, rock söylüyorum... Gündüz fal bakıp gece de bazı partilerde sahneye çıkıyoruz. Bu arada Etiler'de bir kafeye geçiyorum yine falcı olarak. İstanbul'a geleli bir buçuk yıl olmuş. Biraz moralim bozulmaya başlıyor ama biliyorum yine de: Başaracağım. Veee...

Başladığınız yere dönüyorsunuz. Yani sizin hikayenizin gerçekten başladığı yere, doğru mu?

Evet. Sonunda o doğru yeri buluyorum. Ve Fazıl Say'a ulaşıyorum.


"İbo'ların döneminden olsaydım adım da Cem Çokses olurdu"


Albümünüz cuma günü piyasaya çıktı değil mi?

Evet. Ben de inanamıyorum. Hep söyledim, biliyordum bunu ama bu kadar hızlı gerçekleşeceğini tahmin etmezdim. İmaj Müzik'ten çıktı albümüm. "Ben Bu Şarkıyı Sana Yazdım" albümün adı. "Ben Bu Şarkıyı Sana Yazdım", Fazıl Say'ın o demoda dinlediği ve benimle tanışmak istemesine neden olan bestem. Ama albümde "Summertime", "Uzun İnce Bir Yol", "Kimler Geldi Kimler Geçti" de var. Diğerleri benim bestem. Ayrıca "Summertime"ın bir özelliği var. Fazıl Say'ın Bilkent konserinde yaptığımız canlı kayıttan alındı. Piyanoda Fazıl Say var. Onun dışındaki bütün sesleri ben çıkarıyorum. Yedi farklı sesim var o şarkıda.

Fazıl Say'ın Bilkent'teki konserine kot pantolon ve sabo terlikle çıkmışsınız. Zevksizlikten mi, sıra dışı olmak için mi?

(Gülüyor) Yok hayır. Onlar sabo değildi ama öyle görünmüş olabilir. Bence gayet şıktım. Ama benden başka herkes simsiyah giyinmişti. Benim dışımda Fazıl Say'ın diğer genç yetenekleri de vardı. Ben koyu renk bir pantolon, bordo ceket ve krem rengi ayakkabı giymiştim, ondan öyle algılandı galiba.

Gerçi görmedim ama kulağa pek şık gelmiyor tarifiniz!

Evet, kulağa hoş gelmiyor farkındayım ama görseniz beğenirsiniz bence.

Peki. Ben bestenizi dinledim ama tanımlayamıyorum. Yaptığınız müziğin türü ne?

Etnik-caz, etnik-pop belki. Nasıl tanımlayabilirim, ben de bilmiyorum.

Bu arada soyadınızın anlamı nedir?

Kendi seçimim. Eğer bir soydan söz ediyorsak bu geldiğim yer olmalı diye düşündüm. Edirneli olduğum için de Adrianapolis'e gönderme yaptım. Adrianapolis'in Adrian'ını aldım. İbrahim Tatlıses'lerin döneminden olsaydım Cem Çokses olurdum herhalde




Elif Korap | Milliyet - Pazar
13.02.2005
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://cemadrian.yetkin-forum.com
 
Elif Korap - Milliyet Pazar
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Cem Adrian :: Cem Adrian+ :: Röportajlar - Basın-
Buraya geçin: